02 Kasım 2008 Pazar

Tarih ne işe yarar?


 

    Uzun zaman önce İmece'de "Tarih ne demektir?" adlı yazım yayımlanmıştı. O yazıda kısa bir şekilde tarihi açıklamaya çalışmıştım. Şimdi ise "tarih ne işe yarar?" sorusuna cevaplar arayacağım.

    Öncelikle tarih bir kaçış noktasıdır özellikle işler kötüye gittiği zaman. Geçmiş zaman sizin bir şekilde alakalı olduğunuz ve aitlik gördüğünüz insanlar –atalarınız, dinsel liderler veya sevdiğiniz liderler- güzel işler başarmış olabilirler. Bu işler sizin hayatınızı dolaylı olarak etkilese de aşırı bir sahiplenme duygusu içinde oluruz. Bu bireyler için geçerli olduğu gibi –Avrupa birliği ile ilgili sorun çıktığında "biz –buradaki 'biz' gayet manidardır- zamanında bunlara neler yaptık" gibi cümleler savuşturulur.- kurumlar içinde geçerlidir –Osmanlı yenileşme sürecinde Kanuni dönemine yapılmak istenen reformlar bunu gösterir. Aslında bu bir devekuşu sendromu. Kaçmış zannetmek. Sorunlara çözüm bulamadığımız zamanlar tarih bir kaçış noktası. Sanırım artık Kemalist aydınlarda bu yolu kullanıyor. Sorun oldu mu "cumhuriyetin ilk yılları böyle miydi?" bir sıkıntı baş gösterdi mi "Atatürk olsa öyle mi yapardı?" – bu arada Atatürk ile başka insanların karşılaşmasında küçülen kim oluyor, kim zarar görüyor hala anlamış değilim-. Böylelikle sorunlar düğümleniyor ve bizler de geçmişin afyonunda boğuluyoruz.

    Tarih sizi meşrulaştırır. Yaptıklarınızı örneklendirerek vicdanınızı rahatlattığınızı sanırsınız. Yapılan hatalar sizin meşrulaştırma örnekleridir. Hata olmaları sizin için önemli değildir, olmuş olması önemlidir. –hoş gücün sahibi hataları belirledikten sonra konuşmaya ne hacet-. Roma imparatorluğunun ya da İspanyolların Yahudi soykırımı yapmaları Hitler için meşrulaştırma olmuştur. Meşrulaştırma sadece olaylar için geçerli değil. Devlet olarak da kendinizi meşru gösterme çabası içinde olursunuz. Bu konuda en güzel örneği Türk Tarih Kurumu ve çalışmalarına bakarak anlayabilirsiniz.

    Tarih kötüdür çünkü tarih geçmiştir, geçmiş geriliktir. Tarihte geçmişte olan daha öncekine ait olan iyi şeylerde vardır. Bunlar günümüz sistemi için kötüdür eğer günümüz sistemi iyi çalışmaz ise. Örneğin günümüzün üretme özürlüsü aydınları Osmanlı son dönem aydınlarını acımadan bilmeden körlükle eleştirirler. Oysa ki bilmezler ki – yaptıkları o kadar hataya rağmen- camda bir vazoyu kırmadan nasıl taşırız düşünürken cam vazoyu kırıp yenisini yapmayı planlıyorlardı. Günümüz aydınlarının üniversite yıllarında; onlar neler yapıyorlardı bakmak lazım. Bu geçmiş öyle bir noktaya varıyor ki geçmişe ait her simge her nokta birer canavara dönüşüyor.

    Bazı noktaları ile meşrulaştırma ile benzese de sahiplenmekte tarihin sebep olduğu büyük suçlardandır. Eğer bir kısım tarihin belli kısmını yok sayarsa onu sahiplenen kişilerde çıkacaktır. Bu sahiplenme belli bir süre sonra sömürmeye dönecektir. Yapılan her nokta bu bağlamda referans olacaktır yapılananlara. Bunu örneklendirmek için son 6 senemize bakmak yeter. Hatta kör bakışı bile yeter.

    Peki ne yapmak lazım? Tarih bu kadar zararlı iken; bizi hem geçmişe bağlatan hem de geçmişten nefret ettiren bu düşünüş bütününü yasaklasak mı? Ya da doğru soruyu mu sormalı? Bunların sebebi tarih mi yoksa onun kötü kullanımı mı? İnsanlar tarihi ya da herhangi disiplini kendi malları gibi hoyratça kullanmaları devam ettikçe ve kendilerini aklamaya devam ettikçe bu disiplinler hak ettikleri yere gelemeyeceklerdir. Bir soru ile bitirmek isterim, çirkin olanın fotoğrafı çirkin olduğu için fotoğrafçı mı suçludur?

Atakhan Galip

II.XI.MMVIII ankara

05 Haziran 2008 Perşembe

her sabah

Gitmek lazım. Belki de kalıp yok olmayı beklemek lazım. Her sabah kalktığında istenmeyen bir yerde olmanın ağırlığı ile kalkıp bir şeyler üretmeye çalışmak. Bir yere ait olmamanın –olamamanın- acısı ile, inat ederek üretmeye çalışmanın zorluğu. Aklında soru işaretleri kalkıp insanlara yardımcı olmaya çalışmak. Soru işaretleri ile uyanmak.

Yaptığın her işi "neden" diye sorgulamak. "Kime ne fayda sağlayacağı" soruları ile kendinden beş yaş küçüklere vatanları, milletleri için çalışmalarını, öğrenmelerini, üretmelerini söylemek. Akıllarının karışmaması için tarihin yalanları ile boğulmak, o pis kanı üzerine sürmek. O kanın kokusu ile uyanmak her sabah.

Geleceğine ket vurulması. Zincirler içinde sadece yazılı olanları öğrenmeye zorlanmak. İdeallerinin acınmadan yakılmasını izlemek, her sabah. Doğrularına saygı duyulmadan yok sayılması. Yok hükmünde olman yada iptal edilmen, hiçbir savunman olmadan. Düşüncelerin farklı, söylemek zorunda olduklarının farklı olmasının verdiği işkence ile her sabah uyanmak.

Kendin insanlar için savaşırken, haksız ölen her insan için üzülürken, senin adına karar verenlerin, hayatlarında kaç insana el uzattıklarının acı düşüncesi ile okumalar yapmak, kalem tutmak. Ben kimim, onlar kim sorusunun ateşi ile erimek her sabah.

İşin ehlinin değil de "bizden" olanların iş yaptığı yerde, eriyen insanları görmek. Cebren ile uzaklaştıran insanlara mı üzülsem yoksa çift kişilik hale gelmiş olanlara mı diye düşünmek. Düşündükçe kafanı duvarlara vurmak, akan kanla boğulmak her sabah.

Başkalarının elinin soğuklu ile uyanmak, bunu hissederek lanetler okumak. Lanet okuduklarına hizmet etmek sonra. Karşı çıkmak ama sesinin kaybolması. Dinlenmemek ama dinlemeye zorunlu olmak. Konuşamamak, emir olunanların dışında. Ağzının dikildiğini hissetmek her sabah.

Ne için, neden, kimin için diye diye isyan ederek uyanmak her sabah. Konuşmana, düşünmene, gizline, giyimine, yaşamana yasak gelmesine, yok sayılmana, başkalarının işlerine alet edilemeye, inanamamaya, idealsiz yaşamaya isyan ediyorum, her sabah. Kendi duygularımın, düşüncelerimin kirlenmesine şahit oluyorum ve sessiz kalıyorum, elim bağlı. Yok'un var gibi, var'ın yok gibi gösterilmesine inanmak zorunda kalıyorum. Ve her sabah benden bir parça gidiyor, yok oluyorum, ruhum zedeleniyor…

14 Nisan 2008 Pazartesi

Mistik topraklarda siyaset; Ortadoğu Tarihi III

Mısır; Ortadoğu ülkeleri arasında her zaman farklı bir konumda olmuştur. Kadim zamanlarda bile onu yönetmeye gelenleri etkilemiş ve her zaman bu yönetimlere kendinden oldukça özgün şeyler katmıştır. Bunu istilaya nadiren uğrayan kadim mısır devletine bağlayabiliriz. Firavunlar ve halk bölgeye çok güzel uyum sağlamışlardır. Bu da onların köklü ve özgün bir kültür ve anlayış oluşturabilmelerine büyük katkı sağlamıştır. Ya da bütün bu özgünlüğü Coelho gibi Mısır’ın sahip olduğu mistik havaya bağlayabilirsiniz.

Mısır; ilkyazımızda bıraktığımızda, birinci dünya savaşının getirdiği olağanüstü durumlardan dolayı, etkisinde olduğu İngiltere’nin himayesine girmişti. Bu dönemi daha iyi anlamanız için aklınızda bir üçgen çizin. Üçgenin bir köşesinde Mehmed Ali’nin soyundan gelenleri koyun; bir köşesinde İngiltere’yi koyun; en köşeye ise Wafd’ı koyun. Üçgenin iki köşesi gördüğünüz gibi Mısırlı olmayanlara ait. Wafd ise bu konuda farklı. 1918 yılında Said Zaghlul tarafından kurulan Wafd Mısır milliyetçiliğini savunmaktaydı. Ancak bu oluşum İngilizler ve Mehmed Ali hanedanı tarafından pek hoş karşılanmadı. Hatta bazı üyeler İngilizler tarafından tutuklandı. 1919 yılında Wafd üyeleri milliyetçi bir isyan başlattılar sebepleri ise bu tutuklama olayı idi. Wafd oluşumuna karşı İngilizler Mehmed Ali hanedanını desteklediler.

1922 yılında İngilizler; Mısır’a bağımsızlıklarını verdiler. Hidiv Fuad ise kral olarak yönetime devam etti. 1923 yılında Mısır anayasal rejime geçti. Bu tabii Mısır şartları içinde büyük problemlere sebep oldu. Wafd oluşumu parti olarak siyasete girdi. Hem de en güçlü parti olarak. Bu süreçte bu üç kavram birbirlerine düşman olarak ince bir denge politikası izlediler. Ama İngilizler ve Kral Fuad çoğu zaman birbirlerine daha yakın bir siyaset izlediler. Zaghlul 1928 yılında ölünce yerine Mustafa El-Nakkaş, Wafd’ın başına geçti. Taha Hüseyin dönemi içinde farklı bir yaklaşım getirdi. Bölgesel bir Arap milliyetçiliğini başlatan Hüseyin; milliyetçiliğini kadim firavun ve hellenistik döneme bağlamaktadır. Kültürünü ise Nil nehri kıyı şeridine bağlamıştır.

Bugüne değin söyleye geldiğimiz üzere bu modern milliyetçilik dönemi diğer birçok ulus devlet modellemesinden farklı değildir. Bunu Mısır özelinden ziyade genel geçer 20.yy.da özellikle batı dışı topraklarda oluşturulmaya çalışılan –ve yapay olan- ulusal kültür inşa etme çabası içinde algılamalıyız. Tıpkı Türklerin, Orhun Abidelerini Keşfi ve Turancılık; İranlıların Persapolis’i keşfi, vb. diğer 20.yy. ‘da kurulmuş olan bütün ulus tabanlı modern devletlerde aynı bakış açısı vardır. Bu bakış açısını irdelemek bizi makalemizin ana konusunun dışına atacaktır. Fakat burada sözü geçen modern-ulusal devlet modellemesinin Mısır’a has olmadığını zihnimizin bir kenarında tutmakta yarar görmekteyiz. Ayrıca bu oluşturulan milliyetçiliğin her zaman için dine karşın veya dinin yerine kendini konumlandırma çabası içinde olduğu da ayrı bir ironi konusudur.

Bu görüşün yanı sıra o dönemde dünyaya sürekli yayılan bir anlayış olan pan- anlayışı yani bütüncülük anlayışı, Mısır’ı da etkilemiş ve pan-arabism düşüncesi Mısır’ı da etkiledi. Fakat yakın tarih bize gösterecektir ki, Nil vadisi –derin tarihindeki Arap olmama fakat Araplaşma paradoksuna rağmen – Arap milliyetçiliğinin yeşerdiği alan olacaktır.

Bunun yanı sıra Mısır dışında Ortadoğu’yu da etkileyen bir kurum olan , İslami referansları devlet erkine karşı kullanan- bu tecrübe diğer İslam coğrafyalarında görünmek ile birlikte kullandığı dil ve söylem olarak halk katmanlarından uzak olması bakımından ilk Modernist tecrübedir- , fakat Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) 1928 yılında Hasan El-Banna tarafından kuruldu. Hem krala hem de İngilizlere karşı bir duruşları vardı. Kuruluşunun ilk yıllarında oluşum siyasi olmaktan çok toplumcu bir yapıya sahipti. Yani politikadan çok toplum yararına çalıştılar. Hastaneler, okullar gibi toplum yararına işler yaptılar. Kalkınma fonları topladılar. Bu fonları bu fakir insanlar için topladılar. İngiliz kontrolünü istemeyen Müslüman Kardeşler, başka yabancı etkilere de sıcak bakmıyorlardı. Ancak bu apolitik durum yavaş yavaş durumunu değiştirdi. Müslüman Kardeşlerin altında kurulan yer altı grup İngilizlere karşı silahlı saldırılarda bulundular ve Mısır başbakanı Hasan El-Nakraşhi’ye suikast gerçekleştirdiler. Bunun üzerine Mısır hükümeti misilleme olarak Hasan El-Banna’yı öldürdü. Böylelikle Müslüman Kardeşler bir yer altı grubuna dönüştürülmek suretiyle marjinalleştirildi. Bir kısım üyesi Suudi Arabistan gibi çeşitli ülkelere göç etti ve burada çalışmalarına devam ettiler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu’da her ülkede olduğu gibi Mısır’da da İngilizlere karşı Nazi destekli gruplar oluşmaya başladı. Mısır’da ki destekçisi Ali Mahir idi. Bu dönemde hanedanın başında Kral Faruk vardı. El-Nakkaş ise İngiliz destekçisi bir oluşumun içindeydi. Savaş sonunda faşist gruplar diğer ülkelerde olduğu gibi etkisiz hale geldiler. İngilizler ise savaştan galip gelmelerine rağmen güçlerini gözle görülür bir şekilde kaybettiler. Deniz aşırı sömürgelerini direkt yönetmek yerine dış politika da etkileme siyasetine girdiler. Bunun sonuçları yaklaşık on sene sonra gözükmeye başladı. Ancak bu süre içinde yaşanan bir olay gerilmekte olan Anglo-Mısır ilişkilerini (özellikle Mısır halkı açısından) son noktayı koydu. 1952 yılında çıkan bir olaydan sonra İngiliz kuvvetleri elli Mısır kökenli polis memurunu öldürdü. Tabii bu olay halk arasında büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu olaylar ve hanedanın İngiltere yakınlığı ’52 senesinde darbeye giden ortamı hazırladı.

’53 yılında hem emperyalist hem de feodal yapıya karşı cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyetin genel amaçlarında toplumsal kalkınmanın yanı sıra güçlü bir dış politika yer almaktaydı. Cumhuriyetin kurucu lideri Mahmud Naguibi iken Mısır yakın tarihine büyük bir damga vuran Cemal Abdülnasır ise içişleri bakanlığını yürütmekteydi. Ancak Naguibi’nin başkanlığı çok sürmedi. Askeri gücü de arkasına alan Abdülnasır devletin başına geçti ve cumhuriyet yapısı diktatörlüğe kaydı. Devrimci Komuta Konsülünü kurarak kendine bağlı bir devlet yapısı oluşturdu. Bunun yanı sıra Müslüman Kardeşleri yasakladı böylelikle MK tamamen yeraltı grubu oldu.Tarım reformları ile ekonomik ve sosyal düzeyi düzeltmeye çalıştı. Nasır dönemi politikasını Arap Milliyetçiliği-Sosyalizmi olarak açıklayabiliriz. Ülke içinde sosyalist bir ekonomi gözetilirken dış politikada ise Arap milliyetçiliği rotayı belirledi. Ama bu politikayı Nazi anlayışı ile karıştırmamak lazım (bence dine karşı kendini konumlandırması bakımından Nazilerden daha da baskın bir milliyetçilik). Bu milliyetçilik arî bir ırk yaratma çabası değildi. Zaman zaman Arap çıkarlarından vazgeçildiği de olmuştur. Aynı yılda İngiliz Mısır antlaşmasında Sudan bağımsızlığına kavuştu. ’54 yılında ise Süveyş kanalı Mısır hükümetinin yönetimine geçti.Abdülnasır’ın dış politikası soğuk savaş döneminde iyi bir denge politikası izlemiştir. Amerika’ya ya da Rusya’ya karşı izlediği politika tarafsız olmasa da kendi ülkesinin çıkarlarını gözeterek bir politika izlemiştir. Örneğin İngiltere, Fransa ve İsrail; Abdülnasır’ın Ortadoğu’da ki liderlik politikasından rahatsız olmaktaydı. Bu yüzden bu üç ülke kendi aralarında Abdülnasır yönetimine karşı gizli antlaşma yapmışlardır. Ancak hem Rusya hem de Amerika bu üç ülkenin politikalarından rahatsız olmuşlar ve dolaylı da olsa Mısır yönetimini desteklemişlerdir. Her ne kadar Mısır hükümeti Çek Cumhuriyetinden alınan silahlarla ve Asvan Baraj projesinde Rusya’dan gelen desteklerle; Sovyet yanlısı gözükse de Amerika ile olan ilişkilerini her zaman sıcak tutmuştur.

Abdülnasır, din-devlet ilişkisini devlet erki baskın bir şekilde konumlamaya çalışmıştır. Bu özelliği ile kraliyet döneminden farksızdır. Fakat farkı, İslam ile bağdaştırmaya çalıştırdığı sosyalizm ideolojisidir. Ayrıca dinsel meşruluğunu garanti altına almak için yüzyılların birikimini taşıyan El-Ezher Üniversitesini –ki bu üniversiteyi tahlil etmek burada bizi konu dışına çıkaracaktır- kullanmaktan çekinmeyecektir. Ulema adayı olan talebeler ilk defa resmigeçitte askerler ile beraber uyguna adım yürütülecektir. Ayrıca devlet erkine karşın ve ondan bağımsız olan her türlü yorum en acımasız şekilde bastırılacaktır. Fi-Zilal-i Kur’an tefsiri ile Ortadoğu da ve birçok Müslüman ülkede hayli sempatik karşılanan Seyit Kutup (Kendisi bir din âlimi olmamsına rağmen bir tefsir yazmıştır) Nasır tarafından idam edilecektir.

Abdülnasır Ortadoğu’da ise her zaman bölge liderliği konusunda iddialı olmuştur. Gerek Filistin sorununda gerek diğer konularda öncü olmaya çalışmıştır. Bölgede pek rastlanmayan istikrar ortamını ülkesinde az da olsa sağlaması ve kişisel karizması bölgede birçok kimseyi kendisine bağlamıştır. Arap sosyalizmi ideali ile bölgede etkin ve birleşik bir Arap devleti hayaline sahipti Abdülnasır. Bunun somut örneği Birleşik Arap Cumhuriyetidir (BAR). ’58 yılında Suriye lideri El-Hafız ile Abdülnasır bu ideali gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu girişim bölgede farklı, farklı olduğu kadar da iddialı ve önemli bir girişimdi. Ve tabii bölgede ki güç dengelerini de sarsmıştı. Ancak bu birlik uzun soluklu olamadı. ’61 yılında orduda çıkan bir isyan sebebiyle birlik parçalandı.

Bu “başarısızlığı” unutturmak isteyen ve Filistin bölgesinde etkinliğini artırmak isteyen Nasır, diğer Arap ülkelerini de etkileyerek ’67 yılında İsrail’e savaş açtı. Savaşın sonunda Arap ülkeleri büyük bir hezimete uğradılar. Mısır, Sina ve Gaza’yı; Suriye, Golan Tepelerini; Ürdün, Batı Kudüs’ü kaybetti. Bu İsrail için çok hızlı bir büyümeydi. Sorunlar azalacağına ciddi bir şekilde arttı. Nasır büyük bir yenilgi aldı. Bölgedeki etkinliği azaldı ancak bunun etkilerini görecek kadar yaşamadı.

’67 savaşının sonrası Mısır için değişim zamanıydı. Mısır tarihinde bu döneme “İntifah” denilir. Yani açılmak. Nasır sonrası başa gelen Enver Sedat sosyalist ekonomiden açık ekonomiye geçişi başlattı. Dış politikada ki Arap önceliğinin azaldığını görüyoruz. Daha batıya dönük dış politikalar izlenmeye başlandı. Ayrıca Nasır döneminde başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere bir çok İslamcı gruba yapılan baskı görece hafifletilmiştir. Bir yerde yenilginin öz eleştirisini yapan yönetim İslamcı eleştirileri, İslamcı fikir adamlarını hapisten çıkartmak, toplum hayatında dinsel formlara öncelik tanımak vb. şeylerle dengelemek istemektedir.

’73 yılında yapılan Ekim savaşında Mısır Sina topraklarını tekrar ele geçirdi. Bunun yanı sıra OPEC olarak da bilinen petrol üreten ülkeler yani Arap ülkeleri Batı ülkelerine petrol ihraç etmeyi ret ederek Batı ülkelerinde sıkıntıya yol açtılar. Arap ülkelerin nadiren gerçekleştirdikleri bu tarzda ki hareket Batı ülkelerini etkilediyse de sürekli olmadığı için sorunların çözümünde önemli bir etken olamadı.Sedat’ın açık dış politikasını 1978 yılında ki Camp David’de görebilmekteyiz. Yapılan görüşmelerden sonra Mısır önemli bir karar alarak İsrail’i tanıdı. Tabii bu tanıma; Mısır’a hibe ve Dünya Bankasından kredi, Enver Sedat’a ise bir suikast olarak geri döndü. Aynı zaman da Mısır İslam dünyasından dışlanacak, bu atılan adım tutmayan milliyetçilik aşısının ve baskıların ardında gelişen İslamcı söylemlerin atılım yapmasına zemin hazırlayacaktır.

Hüsnü Mübarek (20 yılı aşkın ülkeyi sıkı yönetim ile yönetmektedir) ise ’81 yılında seçilerek Mısır’ın başına geçmiştir. Mübarek dönemi Mısır için pek parlak geçmemektedir. Ekonomik gelişim durmuş, rüşvet gibi sosyal ahlaksızlar artmıştır. Bunun yanı sıra ülke gittikçe bağımlı hale gelmektedir ve Nasır döneminde sahip olduğu bölge liderliği konumunda uzaklaşmaktadır.

Mısır toprakları dünya tarihi içinde en eskiler arasında yer almaktadır. Üzerinde kurulan medeniyetler ve devletler her zaman için bölge ve dünya tarihinde önemli noktalarda olmuştur. Özellikle son yirmi yıl içinde Mısır sahip olduğu potansiyeli kullanmamakta. Dış politikada ve ekonomide bağımlılığı artan Mısır’ın bölgede de etkinliği azalmakta. Sadece beşeri bir potansiyel olmakla birlikte, kurduğu uluslar arası ilişkiler açısından nesnel olmaktadır. İleriki zamanlarda - olası -güçlenen bir Mısır bölgede ki birçok dengeyi değiştirecektir.

Atakhan Galip - Abdurrahman Aga
İstanbul-Ankara
( 26 eylül-10 ekim tarihleri arasında yazı tamamlanmıştır)

Düşman iki “Kardeş”; Ortadoğu Tarihi II

Habil ve Kabil’i hepimiz biliriz. Aynı ana babadan olan kardeş kıskançlık sebebi ile insanlığın ilk kanı dökülür tek tanrılı dinlere göre. Filistin ve İsrail’de aslında bir nevi modern Habil ve Kabil’dir. Bu milletler kökenlerini peygamber İbrahim’e dayandırırlar. Yani onları kardeş olarak düşünebiliriz. Düşman iki kardeş, bitmeyen savaşlar ve paylaşılamayan bir miras. Filistin toprağı. Her ne kadar Filistin-İsrail çatışması 40’lı ve 50’li yıllarda başladığı sanılsa da kökleri çok daha eskilere dayanmaktadır. Giriş olarak birinci dünya savaşı sonrası Ortadoğu’nun Osmanlı’dan ayrılışını aktaracağız. Bu bölüm serinin ileride ki yazılarına da referans oluşturacaktır.

I. Dünya Savaşı; kopmalar derinleşiyor…

Birinci dünya savaşı Avrupalı devletlerin çıkarları amacıyla başlattıkları bir savaş olsa da bu savaştan dünya ciddi bir şekilde etkiledi. Özellikle Ortadoğu’daki karışıkların miladını bu savaş sayabiliriz. Osmanlı padişahı Vahdeddin İngilizlere karşı cihad ilan etse de Ortadoğu’da yaşayan Müslüman Arapların İngilizlerle ilişkisi oldukça farklıydı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbni Ali’nin, İngiliz askeri diplomatı McMahon’la temmuz 1915 ile mart 1916 arası yaptıkları mektuplaşmaları ilişkinin boyutunu göstermektedir. Bu mektuplaşmanın sonunda resmi tarihimizde “Arapların bizleri arkamızdan hançerlemesi” olarak geçen Arap isyanı başlamıştır. İngilizler savaş sonunda Şerif Hüseyin’e bağımsızlık vaat etmişlerdir. Şerif Hüseyin bu vaat ve kendi karizması ile birçok Arap kabilesini bu isyana dâhil edebilmiştir. 1916 yılında itilaf devletleri ve Hüseyin arasında yapılan Sytes Picot gizli antlaşması verilen tavizleri yazılı hale getirmiştir. Gerçi Bolşevik devriminden sonra bu antlaşmayı kamuoyuna açıklamış ve itilaf devletlerini kısmen zor durumda bırakmıştır. Bu davranış dahi taraflar arasındaki çıkar ilişkisi bakımından önemlidir. Temmuz 1916’da başlayan isyanda Arap kuvvetleri 1918’de Şam’ı ele geçirip Halep’e yürümüşlerdir. Savaş sonrası belirsizlik 1920’de yapılan San Remo konferansında bitmiş; Ortadoğu İngiltere ve Fransa arasında bölünmüştür. Bu dönemde manda yönetimi bölgede etkili olmuştur. İngilizler; Irak, Filistin, Mısır ve Ürdün’de hami olurken; Fransızlar; Suriye, Lübnan, Fas, Cezayir ve Tunus’ta manda (ve bir çoğu yapay) devletler kurmuştur. Tabii savaş sonrası kurulan Milletler Cemiyeti’nin manda yönetimini desteklemesi bu kurumun tarafsızlığını bizlere göstermekte. Bu arada Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal birleşik bir Arap ülkesi hayali ile Şam’da bir devlet kurmaya çalışmış ama Fransızların sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Bu hayalini gerçekleştiremeyen Faysal; İngilizler tarafından Irak kralı olarak atanmıştır. İşte genel olarak birinci dünya savaşı sonrası Ortadoğu’nun durumu böyle.

Burada dikkate alınması gereken temel vaka; manda yönetim algısının zihinsel platformlarda oluşturulan algısal temelleridir. Şöyle ki, manda yönetiminin amacı “gelişmemiş ülkelerin, gelişmiş ülkelerce desteklenmesi ve kalkındırılması” amaçlıdır. Bu doğrudan doğruya –sadece Ortadoğu için değil belki bütün dünya genelindeki sömürgeleşme açısından- manda konumunda yönetilen toplumun zihni yapısında ve sosyal, kültürel ve iktisadi hayatında ikincil insan olarak kendisini algılamasını beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda düşünsel hayattan temel alarak, hayatın pratiğinde de sömürgeleşme; kendine kendince bir meşruluk sağlamıştır. Bu sadece bir teritorinin 1 ekonomik çıkar sağlayacak kaynaklarının sömürülmesinden çok, zihni travmalar ile bir daha yerinden adeta kalkamayacak hale getirilmesi bakımından ibretle düşünülmesi gerekmektedir. Ayrıca bu farkındalığı sağladığımızda modern-emperyalizm ile emperyalist dönem evveli (Osmanlı, Selçuklu, Memluk, Bizans, Pers vb.) yayılımcılık arasındaki ayrımın daha iyi anlaşılabilineceği aşikârdır.

Filistin; paylaşılamayan topraklar…

Başta Arap-İsrail sorunu günümüzde ise Filistin-İsrail sorunu birçok ülkenin sırasıyla karıştığı; yardımcı olmaktan çok kendi çıkarları için sorunu büyüttükleri bir sorun halini aldı. Tarihçiler veya stratejisiler bu sorunu kâğıt üzerinde konuşabilirler ancak çözümsüz geçen her gün ölen insan sayısı artıyor. Sadece işgal yüzünden değil, yaşama koşulları da insanların hayatını tehdit etmekte.

Siyonizm…

Yahudi tarafından başlarsak tabii ki çok eski tarihlere gitmemiz gerecek. Ancak bu soruna sebep olan akımlar ağırlıklı olarak XIX. yy. da başlamıştır. Milliyetçilik akımları, dinlerinde milliyetçiliği barındıran Yahudileri de etkilemiştir. Tabii bu etkilenmekte Yahudilerin o dönemde yaşadıkları koşullarda etkilidir. Bu milliyetçilik akımına Yahudiler Siyonizm demişlerdir; yani “seçilmiş insanlar”. Burada bu pratik çıkarımın arkasındaki patolojik (hastalıklı) düşünce yapısı gayet üzerinde düşünülmesi gereken bir olaydır. Şöyle ki bu dinle karışan milliyetçilik ve Siyonist seçilmişlik kurgusu; ontolojik (varlıksal) manada kendinden olmayanı hemen ötekileştirmekte ve yaşama hakkını dahi sorgulatmaktadır. Yahudi olmayan birinin bir Siyonist gözünde, hayattaki konumu nedir? Onu ne şekilde anlamlandırmaktadır? Bunlar felsefi olarak irdelenmelidir. Amaç bir dinin felsefe tarafından irdelenmesi kadar mantıksız bir şey değil, bu algısallık ve pratik hayattaki çıkarımlarının boyutlarının sebepleri hakkında düşünmek olmalıdır. Siyonist oluşumun ilk hedefi dağınık halde yaşayan Yahudileri tekrar toplamak ve Filistin ile vaat edilmiş topraklara tekrar dönmektir. 1880’lerde Doğu Avrupa’dan kedilerine “Zion aşıkları” diyen küçük gruplar Filistin’e göç ettiler. Ama bu göçler çok etkisizdi.

1882’de Leo Pinksler’den ilk devlet fikri geldi. Ama Pinksler devleti Filistin’de kurma taraftarıydı. Theodor Herzl ise 1896’da Pinksler’e katılıyordu ancak Filistin’de devlet kurmanın zorunlu olduğunu düşünmüyordu. Devlet kurulmalıydı nerede olursa olsun. 1897’de “Dünya Siyonist Kongresi” toplandı. Sonuç olarak Filistin’de bir devlet kurmaya karar verdiler. İlk çabaları dönenim Osmanlı Padişah’ı olan II.Abdülhamid’den Osmanlı borçlarına karşı Filistin topraklarını satın alma girişimi oldu ama bu çaba sonuçsuz kaldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Yahudiler önemli bir fırsat kazandılar. Yahudi asıllı İngiliz Chaim Weizmann, İngiltere hükümetinin desteğini kazandı. İngilizler bir yandan Araplarla gizli antlaşmalar yaparken bir yandan da Yahudileri desteklediler. Amaçları Araplarla bölgeyi ele geçirmek, Yahudilerle de kendilerine bağlamaktı. Savaş sonrası yukarıda da bahsettiğimiz gibi Filistin İngiliz hâkimiyetine girdi ve 1920’de askeri yönetim yerini sivil yönetime bıraktı. 1922’de ise Yahudilere “beyaz kâğıt” vererek Yahudi göçlerini başlattı. İngiltere Filistin’e yönetici olarak Siyonist Sir Herbert Samuel’i atadı. Tabii bu atama bölgede bir şeylerin ters gideceğinin göstergesiydi. Samuel’in ilk icraatlarından biri Filistin’in resmi dilini İbranice yapmasıydı. Bu bölgedeki Müslüman ve Hıristiyanlar tarafından tepkiyle karşılaştı. Bunun üzerine Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler; İngiltere gözetiminde buluştular. Tabii somut bir çözüm çıkmadı bu görüşmelerden. Bu noktada bölgedeki Müslüman Filistinlilere bakmak sanırım konunun anlaşılmasına faydalı olacaktır.

Bölgede Müslümanlar arasında bir birlik yoktu. Bu da Yahudilerin bölgede güçlenmesine çok faydalı olmuştur. Yerel beyler ve aşiretler bölgede bölünmüş liderliklerdi. Gerçi bir ara Müslüman ve Hıristiyan Araplar “Arap Birliği” ni kurdular, Yahudi göçlerine karşı ama bu birlik çok da etkili olamamıştır. Müslümanlar arasında iki grup diğerlerine nazaran daha önemlidir. Naşhaşiler ile el-Hüseyniler. İngilizler bu iki gurubu kullanmayı iyi bilmişlerdir. Yönetime Raglib Naşhaşi’yi ; Emin el-Hüseyni’yi de müftülüğe atamışlardır. Böylelikle bütün kabilelerle ilişki kurarak kendilerini bölgede sağlama aldılar.

Araplarla ilişkilerini bu şekilde devam ettiren İngilizler Yahudilere olan desteklerini de hiç kesmediler. Bu sayede Yahudiler bölgede güç kazanmaya devam ettiler. Siyasi gücün yanı sıra Yahudilerin 1920’de kurdukları yasadışı militan (terörist) grup Haganah’da eylemleri ile Yahudilerin bölgede güç kazanmasında etkili oldu. Haganah’ı İngiliz hükümeti pek hoşlanmasa da tamamen yasaklamadı. Haganah dışında Vladimir Jabotinsky’nin başında olduğu revizyonistleri de bir başka grup olarak görebiliriz. Revizyonistlerinde kendilerine bağlı bir militan grup kurdular. Irgun. Irgun ve revizyonistlerin farkı; tamamen dış bağımlılıktan kurtulmaktı. Bu yüzden Irgun’un İngiliz birliklerine de saldırdıkları olmuştur.

Göçler…

Birinci dünya savaşından önce Filistin’e iki göç oldu. Ancak bunlar pek büyük göçler değildi. 1919-1923 arası Doğu Avrupa’dan 30.000; 1924-1926 arası ağırlıklı Polonya’dan olmak üzere 50.000; 1933-1936 arası Polonya’dan 170.000 kişi Filistin’e göç etti. Bu göçlerle gelen insanların Filistin’e yerleşmesi için Yahudi Ulusal Fon’u kuruldu. Bu fon gelen insanların toprak alması için gereken maddi imkânları sağılıyordu. Tabii bu göçler bölgedeki diğer gentel’ler (Romalıların Yahudi olamayanlar için kullandıkları terim) tarafından pek hoş karşılanmadı. 30’ların başında sıkıntılar şiddete dönüşmeye başladı. Artık kandamlaları toprağa düşüyordu. İngiltere hükümeti durumu değerlendirmesi için bir komisyon gönderdi. Komisyon raporda Yahudi göçlerini ve İngiltere’nin çift taraflı politikasını eleştiriyordu. Tabii komisyon hemen geri çağrıldı. İkinci komisyonda da benzer bir sonuç çıkınca; İngiltere hükümeti adına Rasfield Araplara “beyaz kâğıt” verdi. Ancak İngiltere’deki Yahudi lobisi buna tepki gösterdi ve kâğıt geri çekildi. 1936 ve 1939 yılları arasında Filistinli Araplar; İngiliz işgaline, Siyonist anlayışa ve diğer Arap ülkelerin kendileri üzerindeki “çıkarlarına” tepki olarak isyan ettiler. Tabii bu farklı üç noktayı hedef aldığından beklenmedik ve düşündürücü bir eylemdi. 1937 yılında Peel komisyonu Filistin’i ikiye bölüp Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırmak istedi ancak bu iki taraf içinde kabul edilemezdi. 1939’da Anglo-Arab-Yahudi konferansı düzenlendi. Konferans sonunda göçler ve toprak satışı sınırlandırıldı ve Filistin’in on yıl içinde bağımsız olacağı taaddüt edildi.

İkinci Dünya Savaşı; yeni boyutlar…

İkinci Dünya Savaşı hem İngilizler hem de Yahudiler için zor bir dönemdi. Savaş döneminde İngilizler Avrupa cephesinin yanı sıra Ortadoğu’daki gücünü de kaybetmemek için savaştı. Ortadoğu İngilizler için çok önemliydi çünkü burası önemli bir petrol yatağı ve sömürgesi Hindistan’ın anahtarıydı. Yahudiler ise Avrupa’da Naziler ve Sovyet birlikleri ile uğraşıyorlardı. Savaş sonunda İngilizler itibarlarını kaybetmeseler de güçlerini kaybettiler ve bu Ortadoğu’dan çekilme süreçlerini artırdı. “Yahudi soykırımı” ise Avrupa’da Yahudilerin imajlarını tazeledi – bir nevi dünya kamuoyu önünde kurulacak devletleri için bir meşruluk aracı olarak kullanılmaya çalışıldı- ve Avrupalılar Ortadoğu’da Yahudilere daha sıcak bakmaya başladılar. Ayrıca 1945-1947 arasında İngilizler tarafından eğitilen Haganah ve Irgun militanları birçok eylem yaptılar ve bu eylemlerin arasında İngiliz vatandaşları ve görevlilerine de saldırmak vardı. 1947’de İngiltere’nin yerine BMFÖK –UNSCOP (Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komisyonu- United Nations Special Commussion of Paletsine) bölgeyle ilgilenmeye başladı. Çözümü Yahudilerin 1/3lük nüfus oranına %10luk toprak vermekti ancak bu çözüm hiçbir zaman iki taraf açısından da inandırıcı ve mantıklı gelmedi. 15 Mayıs 1948’de İngiltere Filistin’den çekildi. Bu bir çözümden çok bir sorundu. Kısa bir sürede kaotik bir ortam oluştu ve Birleşmiş Milletler bu durum karşısında da aciz kaldı ve çoğu kez pek de yabancı olmadığımız bir oyun devam etti. Dolaylı olarak Avrupa desteğini alan ve maddi olarak daha güçlü olan Yahudiler kısa zamanda bölgede etkin güç oldular.

Yüzyıllar sonra gelen Yahudi devleti; İsrail…

Etkin güç olan Yahudiler devlet kurma vaktinin geldiğine karar vererek İsrail’i kurdular. İlk başkanları David BenGurion’du. Batı ve Sovyet İsrail’i tanısalar da Arap devletleri bu durumu kabul etmediler ve 1948 savaşını başlattılar. Bu savaş İsrail’in bağımsızlık savaşı olarak da bilinir. Araplar ise devletin ilan edildiği güne el-Nakba(hastalık) demişlerdir. İsrail’e karşı Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün birleşmişti. Araplar savaşta hezimete uğradılar ve İsrail gücünü artırarak bölgedeki konumunu korudu. Arapların yenilmesin de iletişim azlığı, yetersiz ekipman ve ülkelerin kendi çıkarlarını düşünmeleri önemli rol oynadı.2 Ateşkes sonucunda Filistinliler eski topraklarını, Mısır Gazze şeridini, Ürdün Doğu Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı kaybettiler. Ayrıca sürtüşme artık devletlerarası bir statü kazandı.

Bu savaştan sonra İsrail ile Arap devletleri arasında üç savaş daha oldu. 1956’da Mısır kaybettiği Süveyş kanalını almak için bir savaş açtı. Mısır; İngiltere, Fransa ve İsrail’e karşı savaştı. Haziran 1967 savaşında Arap devletleri tekrar İsrail’e saldırdı. Altı gün savaşı olarak bilinen bu savaşta Araplar tekrar büyük bir yenilgi aldılar ve bu savaş daha çok probleme sebep oldu. 73 Ekim savaşı ise Arap ülkeleri ile İsrail ile yapılan son savaş oldu.
Bu savaşlar sırasında Arap devletleri tarafından yerleşik yönetim düzenlerinin halklarca irdelenmesi veya yönetimdeki ideolojiye (Arap milliyetçiliği, sosyalizm vb.) meşruluk sağlamakta yahut onu hırpalamakta idi. Örneğin 1967 savaşında yenilen Mısır ordusu, savaşta “hava, kara, su” diye bağırarak saldırıyordu. 1973 savaşında ise bunun yerini “Allah Allah…” sesleri aldı.

1948 sonrası İsrail

Temsilci demokrasi sistemini uygulayarak bölgede ki devletlerden ayrılan İsrail; Siyonist ve militan yapıdan uzaklaşmış görünmekteydi. Ancak savaş sonrası sivil halka olan tutumu bu görünüşün gerçekçi olmadığını göstermiştir ne yazık ki. Aslında İsrail’in Ben Gurionist dış politikası Siyonist amaçlardan uzaklaşılmadığını gösterir. Bu politika Araplardan gelen her harekete fazlasıyla karşılık vermesini öngörür. Öyle yada böyle İsrail bir teokratik Yahudi şeriatına göre kurulmuş bir devletti.1952’de ulusal anayasayı kabul eden İsrail; İsrail sınırları içinde yer alan Araplara vatandaşlık hakkı tanısa da Yahudi kökenli vatandaşları ile aynı hakları vermemiştir. Tabii İsrail’in kuşatma psikolojisi içinde olduğunu unutmamak lazım.

1948 sonrası Filistinliler

Her ne kadar Arap ülkeleri Filistinliler için savaşsalar da bu savaşlardan Filistinliler yarar görmediler hatta daha çok acı çektiklerini söyleyebiliriz. Bundan dolayı sorunları sadece kendilerinin çözebileceklerini fark ederek bütünleşmeye başladılar. Bu bütünleşmeye mülteci olarak sığındıkları Arap ülkelerin davranışları da eklenince “Filistinlilik” kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavramın en somut hali ise FKÖ’dür. (Filistin Kurtuluş Örgütü) 1964’de kurulan örgütün lideri başta yerel beylerdir. Ama 69’da ise yerel halktan yükselmiş, gerilla taktiklerini iyi bilen ve halkın sevdiği biri FKÖ’nün başına geçer. Yaser Arafat –ki birçok Arap lideri gibi Mısır’da öğrenim gördüğü sırada İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile dirsek teması kurmuş, elzem miktarlarda Arap milliyetçiliği ve İslamcılık üzerine bir kurgusal dünyanın içindedir. Böylelikle Filistinliler kendilerini temsil etmeye başladılar. FKÖ siyasi yanı temsil ederken, el-fetih ise askeri kısmı temsil etmekteydi. FKÖ’nün merkezi başta Kahire’de iken sonra Ürdün’ taşındı. Ürdün hükümetinin baskıları yüzünden kuzey komşuları Lübnan’a giden merkez burada iç savaşın sebeplerinden biri oldu. İç savaş sonrası merkez kısmen daha sakin olan Tunus’a taşınmıştır. 1988’de İsrail tarafından tanınca sorun için çözüm çalışmaları farklı bir boyut kazandı. Bu dönemde ABD ile ilişkiler başlamış ve ABD aracı ülke olmuştur.

Tabii FKÖ’nün bu ilişkileri halk tarafından çok da memnuniyetle karşılanmadı. Bu tanınmanın en büyük sebebi ise 1987 yılında gerçekleşen intifada –genel isyan- idi. İsrail’de yaşayan bütün Araplar bu isyana katıldı. Silah kullanmadılar ama grevlerle hayatı durdurma noktasına getirdiler. FKÖ bu isyanı başta organize etmese de sonraları başarılı bir şekilde yönetti. İntifada sonrasında; İsrail Yahudiler için Arapların yaşadıkları yerde toplu yerleşim alanı yapmayı durdurdu; özel vergileri kaldırdı ve FKÖ’yü tanıdı. Bu başarılar sağlanırken FKÖ içten güç kaybediyordu. Arafat’ın seküler yapısı Filistinlilerin tepkisini çekiyordu, buna ABD ve İsrail ile yapılan görüşmelerin eklenmesi halkın tepkisini büyüttü. Ayrıca FKÖ “gerçekçi” davranarak İsrail ile antlaşma yoluna gitmek istiyordu. Oysa 88’de Şeyh Ahmet Yasin'in liderliğinde kurulan HAMAS o güne kadar pek de kullanılmamış bir hayat pratiği ile birlikte, halka İslami yönden yaklaştı ve amaçlarında İsrail ile -El-Fetih’in yaptığı gibi pek de ahlaklı olmayan bir- antlaşmak bulunmamaktaydı. Daha çok “hayalî” ama halkın çok daha sevdiği bir amaçları var; İsrail’i işgal ettiği yerlerden çıkartmak ve 1967 sınırlarına geri döndürmek. Ayrıca Mültecilerin geri dönüşü hakkında –ki dönemleri halinde İsrail’deki Yahudi nüfusu ile aynı sayıda, hatta daha fazla, Arap nüfusun olacağı göz önüne alındığında imkânsıza yakın bir olasık olsa da – tavizkar olmayan bir siyaseti öngörmektedir. Ancak İsrail’in HAMAS’a tepkisi çok sert oldu.

Yakınlaşmalar…

1991’de bütün taraflar Madrid konferansında buluştu ancak bir sonuç alınamadı. 93’de ise I.Oslo antlaşması yapıldı. Bu antlaşma ile Arap devletleri ve İsrail birbirlerini tanıdı. Arafat Gazze başkanı olarak tanındı. 1995 yılında II. Oslo antlaşması yapıldı ancak antlaşma kararı olan çekilmeyi İsrail gerçekleştirmedi. 96 yılında Gazze’de Filistin Meclisi toplandı ve Arafat’ı başkan seçtiler ancak Arafat meclisi feshetti. Bu da halkın gözünde Arafat’ın değerini düşürdü. Bu dönemde HAMAS güç kazanmasını hızlandırdı ve ilişkileri sarsan bir olay gerçekleşti. Yithzak Rabin öldürüldü. 98 Wyle antlaşması ile Netanyahu ile Arafat ilişkileri normale döndürmeye çalıştılar. Camp David’de ise İsrail geri çekilmeyi taaddüt etti. Ama Doğu Kudüs her zaman sorun teşkil etti. Ariel Sharon –ki kendisi Lübnan’da mültecilerin öldürülmesi olayından sorumlu kişilerdendir- seçilince 2000 yılında ikinci intifada gerçekleşti ancak ilk intifada kadar etkili olamadı. 2002 yılında ise İsrail tekrar işgale ve öteden beri süre gelen orantısız güç kullanmaya devam etti.

Nedenler…

Bu tarihsel süreçte Yahudilerin dışarıdan gelip Filistin’de devlet kurmalarını başarı, Arapların ise bölgede hâkim millet iken ikinci sınıfa düşmelerini başarısızlık olarak görür isek; bunun sebeplerini konuşmakta fayda var. Yahudiler neden başarı oldu? Öncelikle Yahudiler her zaman iyi bir organizasyon içinde oldular. Bu organizasyonu destekleyecek bir ideoloji her zaman vardı. Batı destekleri hiçbir zaman kesilmedi. Bunda Yahudi lobisinin etkisi de oldukça fazla. Ayrıca II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan olaylar Yahudileri birbirine daha çok bağladı. Ve her zaman net bir hedefleri oldu. Peki, Araplar neden başarısız oldu? Yetersiz organizasyon ve dış yardımlar. Bunların dışında diğer Arap devletlerinin var olması Filistinlileri genelde kötü etkilemiştir. Tek bir ideolojiye uzun zaman sahip olamadılar. Ama en önemli faktör ekonomik olarak bağımlı olmalarıdır. Başarı sağlayacak maddi güce sahip değillerdi.

Burada “nedenler” ayrıca düşünülmeli ve üzerinde felsefi, politik, ekonomik ve diğer yönleri ile irdelenmelidir. Sebepler ve sonuçlar örgüsü dâhilinde birden fazla saç ayağına oturan bu olaylar silsilesi, tarihine bakılarak geleceği hakkında yorumlar yapılabilineceği gibi yeni açılımlara gebe- ve tabiî ki barış dolu- bir düşünceyi de yeni nesillere sunmalıdır.

Bizim yaş grubumuz kendini bildiğinden beri bu sorunlar kanlı bir şekilde devam etmekte hatta babalarımızın hatta dedelerimizin zamanından beri. Burada ölen kişilerin sayısını vermedik. Bazen sayılar büyüdükçe olaylar bizlerden uzaklaşıyor. Kaç kişi oldukları önemli değil. Önemli olan orada ülke çıkarları için masum insanların hiç hak etmedikleri şekilde ölmesi ve bunun yanında temel hayat haklarının ve ontolojik (varlıksal) olarak kabul görmemelerinin; sadece belli kesimlerin çıkarlarına hizmet eden piyonlar gibi algılanmalarına dikkat çekmek istedik. Umarız bu yazı da farkındalıklar sunabilmek ve tarihi zihnimizde kaybetmemek adına bir bilinç kıvılcımı oluşturabilmişizdir.

“Boya kutusunun önüme koyuyor oğlum
Bir kuş çizmemi istiyor benden
Kül rengine batırıyorum fırçayı
Bir dörtgen çiziyorum, üstüne bir kilit ve çubuklar
Oğlum, gözleri dehşet dolu, diyor ki bana
-Ama bu hapishane…
Yoksa bilmiyor musun baba, kuş çizmeyi sen?
Oğlum, diyorum ona, ayıplama beni
Kuşların biçimini unuttum inan”
Nizar KABBANİ

Abdurrahman AĞA - Atakhan Galip - İstanbul

Nedir bu Ortadoğu; yenilir mi içilir mi?

Ortadoğu… uzun, çatışmalı ve kanlı bir tarih. Büyük olanların, dünyaya hükmetmeye adayların, büyük dinlerin coğrafyası. Önemini kaybetmeyen bir bölge. Beşbin senedir kaybetmedi. Kaybetmeye de niyeti yok. Bildiğimizi sanırız. Yakın olduğu için belki, belki de zamanında tarihlerimiz ortak olduğu için. Ama ne yazık ki, ne tam olarak biliriz tarihini ne de ilgileniriz onunla. Aslında bu yüzden birçok şeyi kaçırdık elimizden; kaçırmaya da devam ediyoruz. Biz de naçizane bilgilerimizle birkaç şey paylaşmak istiyoruz. Yazı seri halinde olacak. Önemli gördüğümüz ülkeleri kısaca anlatacağız. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası durumlarını.
Ortadoğu karışık bir bölge. Sadece siyasi olarak değil, kültürel ya da dinsel açıdan da gayet karışık. İnsan bir an için nereden başlayacağını bilemiyor. Genel kavramlarla başlamak sanırım daha kolay olacak; ya da genel sorularla. Ortadoğu bir coğrafi terim midir, yoksa politik mi? Coğrafyayı yok sayamayız ama, Ortadoğu kavramı ağırlıklı olarak politik bir terimdir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra... Zaten cetvelle çizilmiş sınırları görünce politikanın ağırlığını hissediyorsunuz. Ancak bu konseptler hala tartışmalı, yani Ortadoğu’nun coğrafi sınırları veya akademik yaklaşımlar kesin değil. Söz konusu Ortadoğu olunca akademik düşünceye çok fazla politika giriyor. Örneğin Tel-Aviv’deki arkeoloji müzesinde sadece Yahudiler’e ait eserler var. Sanki Ortadoğu’da Yahudiler’den başka millet yaşamamış. Tabii bu yazı olabildiğince az politika içerecek, siyasi olayları anlatsa da.
Seride Arap-İsrail sorunu, Mısır, Irak, Ürdün, Suriye, Lübnan ve İran üzerinden gideceğiz. Bu ülkeleri seçtim çünkü bunlar Ortadoğu’ya yön vermiş ya da ciddi şekilde bölgeyi etkilemiş ya da etkilenmişlerdir. Bu devletlerin dışında Suudi Arabistan, Türkiye, Katar, Umman, Yemen ve Bahreyn diğer etkin ülkeler. Bu bölgede yer alan Kuveyt yada BAE zenginliklerine rağmen siyasi olarak siliktirler.
Kökenler
Bu siyasi düzlemin dışında üç büyük dinin merkezi de olan Ortadoğu, içinde birçok dini ve mezhebi barındırır. İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik sizin de bildiğiniz gibi üç büyük dindir. Azınlıkta kalsa da Zerdüştlük diğer bir inanç sistemidir. İslam içinde Sünni ve Şiilik iki önemli mezheptir. Dürzülük ve Vehabilik de bölgede önemlidir. Yahudiliğin mezhebi olmamasına rağmen Hıristiyan mezhepler oldukça fazladır. Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar, Kıptiler, Marunîler, Nesturiler… aynı şekilde etnik olarak da karışık bir bölge Ortadoğu. Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler, Yahudiler, Berberiler, Ermeniler ve Diştular…Bütün bu karışık yapı Ortadoğu’ya zengin bir hava verirken birçok sorunun da temelini oluşturuyor.
Kısa Ortadoğu tarihi; başlangıçtan Birinci Dünya Savaşı’na…
Elbette böyle uzun bir tarihi birkaç paragraf ile özetlemek tarihe karşı büyük bir haksızlık. Ama günümüz Ortadoğu’sunu anlamak içinse şart. Din tarihçileri için başlangıcı açıklamak her zaman için kolay olmuştur. “Yaradan ‘ol’ dedi ve her şey gerçekleşti” yada “önce kaos vardı” veya “dünya Nil’den meydana geldi” gibi… Oysa ki bilimsel bir yazıda kökleri incelemek çok daha zordur. Bu yazıda elbette çok derinlere girmeyeceğiz. İlk aktarmak istediğimiz dönem Sümer yerleşimleri. Kompleks yerleşimler ilk bu dönemde ortaya çıkmıştır. Buradaki insanları birleştiren din olduğundan şehirler tapınakların etrafında kurulmuştur. Tapınaklar aynı zamanda birer ticaret merkeziydi. Bu dönemde başlayan din etkisi Ortadoğu’yu 5000 sene boyunca hiç bırakmamıştır ve halen devem etmektedir. Aslında bu dönem Ortadoğu’da yer alan birçok şeyin de temelinin atıldığı dönemdir. Daha sonra iki büyük devletin gölgesi düşer Ortadoğu’ya. Firavunların Mısır’ı ile güçlü savaşçıların ve atların yetiştiği Hitit İmparatorluğu. Bu iki medeniyet Kenan bölgesi -günümüz Lübnanı- için karşı karşıya gelirler. Sebep Lübnan’ın bayrağına simge olan sedir ağacıdır. Savaş kesin bir sonuca varmadan kesilir ve taraflar tarihin bulunan en eski antlaşmasını imzalayıp çekilir. Bu tarihlerde Hz. Musa (as)’ın önderliğinde Yahudilerin bu topraklara girişini görüyoruz. Ama pek kalamıyorlar. Babil yükselince kendilerine isyan eden Yahudiler’i sürüyor. Babil devletinin gitmesiyle tabii Yahudi yerleşimleri tekrar başlıyor. Bu arada Persliler bölgeyi kontrol altına alıyorlar. Bu dönemde bölge Pers valileri “satrap”ların.
Genç, atik Makedonyalı İskender ile bölgede Yunan etkisi artıyor. İskender’in ölümü ile doğu-batı kültürünü taşıyan devletler ortaya çıkıyor. Selevkoslar ile Ptolemikler en önemli iki devlet. Büyük Roma ile de Ortadoğu’da yeni bir dönem başlıyor. Yeni bir din doğuyor bu dönemde ve Yahudiler tekrar sürgün ediliyorlar.
“Roma Barışı” ardı vakitlerde uzakta kalan bölge daha da otonom hale gelince, Konstantin Byzantion kıyılarında “neva roma” –yeni Roma’yı- kurmuştur. Tabii İran bölgesinde yükselen yeni gücü de unutmamak lazım; Sasaniler. Hem Roma İmparatorluğu'nun bölünmesi hem de resmi dinin merkezinin olması sebebiyle merkezi yapı Ortadoğu’ya daha önem vermiştir. İskenderiye Kilisesi gibi önemli kiliseler bu bölgede kurulmuş; ilk Hıristiyan bölünmelerde bu bölgede ortaya çıkmıştır. Iustinyen ve İslam arası dönemde merkezi otorite zayıflamasına rağmen doğu-batı ticaretine başkentlik ettiği için Ortadoğu renkliliğini kaybetmemiştir. Kaldı ki İslam orduları Bizans’tan ve İran’dan aldıkları yönetsel tecrübeyi bu bölgenin idari hayatında devam ettirmişlerdir.
Bölgenin Altın çağı
Yeni bir soluk getiren İslam dini bölgeye bugün dahi etkili olan bir canlılık kattı. Mekke genel olarak İslamiyet sonrası önem kazanmış bir kent olarak görülür. Oysa ki üç dinin ortak peygamberi Hz. İbrahim (as) tarafından yapılan Kâbe ve uzak doğudan gelen malların giriş noktası oluşu Mekke’yi önemli bir şehir yapmıştır. Bu dönemde merkezi otorite yoktur. Ancak Kureyş kabilesi bölgede oldukça etkilidir. İslam Devleti bölgedeki birçok şeyi değiştirmiştir. Öncelikle insanlar yeni bir tek tanrılı dinle bütünleşmişler ve merkezi otorite kavramı ile tanışmışlardır. Peygamber ardı gelen Dört Halife'nin İslam’ın ilerlemesinde büyük katkıları vardır. Ancak seçilmiş son halife Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışma (Daha sonra Hz. Hasan’ın mücadelesi ve Hz. Hüseyin’in Kerbela’da –bugünkü Irak sınırları içinde- şehit edilmesi) İslam içinde bugün de devam eden ciddi ayrılıkları başlatmıştır. Bu olaylardan sonra halifelik saltanat gibi soya dayalı olmuş ve Emevi döneminde hissedilir şekilde millet ve kabile ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Tabii bu ayrım 750’de isyan ederek başa gelen Abbasilerin isyan sebeplerinden biri olmuştur. Abbasi Dönemi aslında Araplar’ın İslam üzerindeki güçlerinin sona erdiği döneme rastlamıştır. Doğudan gelen yeni bir kavim Müslümanlığı seçerek bölgede yükselmektedir.
Steplerin Halkı ile…
Türkler öncelikle profesyonelleşen (Müslüman ordularda ilk profesyonelleşme Emevi-Bizans modeli ile başlamış; ardından Abbasiler ile birlikte Türkler silahlı kuvvetlerin en etkin gücü haline gelmiştir) Abbasi ordularında asker olarak yer aldılar. Daha sonra Türklerin (İran üzerinden aldıkları bürokratik tecrübe ve devlet yönetim sistemi üzerinden- buradaki kasıt bürokratik-diplomatik vb. teşekkülleri ile bir hiyerarşik devlet yapılanmasıdır, devlet yapılanması Orta Asya’da da mevcuttur. Fakat fars tecrübesi ile birlikte daha kompleks bir hal aldığı, idari ve mali konuların daha karmaşık hale geldiği bir yapılanmadan söz etmek mümkündür) emirliklerin başına geldiğini görüyoruz. XI. yy.da ise Selçuklu imparatorluğu reddedilemez bir güç olarak bölgeye yerleşti. Ama önce Moğolların sonra Haçlıların bölgeyi istila etmeleri Ortadoğu’nun kendine özgü huzurunu ve renkliliğini bozdu. 14.yy. da Osmanlı, Timur ve Memluk devletlerini güçlü görebiliriz. Hatta Timur’un Uzak Doğu ile daha çok ilgilenmesi göz önünde tutulursa kalan iki devlet bölgenin gelecekteki varisleri olmuşlardır. 1517’de Memluklular Osmanlı devleti tarafından yıkılınca bölgede tek güç Osmanlı devleti oldu. Hicaz bölgesinin saygıdan, Mısır’ın ise uzaklık ve yeni sistem ordu yüzünden otonom bırakılması ile Ortadoğu merkezi hükümetin ağırlığı ile ezilmedi.
Kopmalar…İlk örnek Mısır…
XIX. yy. günümüz Ortadoğusu’nun şekillenmesinde çok önemlidir. Bu dönemde milliyetçilik akımları ile İngiltere diplomasisinin bölgeye girmeleri bölgede büyük değişikliklere sebep olmuştur. Bu dönemdeki en önemli isimlerden biri de Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dır. Balkan yarımadasında doğmuş olan Mehmet Ali Paşa'nın Ortadoğu tarihine katkısı yadsınamaz. Napolyon’a karşı giden orduda olan Kavalalı kısa sürede yüksek mevkilere ulaştı. Mısır’a vali olduktan sonra Mısır’da önemli değişiklikler yaptı. Bunlarım en önemlisi askeri ve eğitim alanlarındadır. Bu yaptığı yenilikler kendisine kısa sürede fayda sağlamıştır.( Modernite ile dönemin İslam dünyasının iki koldan karşılaşmasının biri Mısır ötekisi de İstanbul üzerinden olmuştur. Bu iki kolun bu karşılaşım süreçleri ve çıkarımları da Ortadoğu’da çatışma faktörlerinden biri olmuştur. En azından günümüz entelektüellerini ve bir kısım oryantalistlerinin dikkatini çeken bir konu olmuştur. Bu hale ek olarak Kavalalı ile birlikte Mısır artık çok farklı bir şekilde Ortadoğu’da söz sahibi olacaktır. Günümüzde ortadoğu’nun “büyük ağabeyi” bu ünvanını yakın geçmiş meşruriyetini Kavalalı sülalesine borçludur.) Kavalalı önce vehabi sonra da Mora isyanını bastırmıştır. Ancak Mora yarımadası İngiltere ve Fransa’nın dayatmalarıyla Yunanistan’a verilince - bu durum aslında bir kırılma noktasıdır, çünkü Kavalalı başarı ardı Mora yarımadasını istemişti. - Mehmed Ali Paşa Suriye valiliğini talep etti. Ancak II. Mahmud bu talebe hiç sıcak bakmadı. Çünkü Kavalalının bu kadar büyümesi devletin “bekası” için iyi değildi. II. Mehmed döneminde bir Çandarlı tecrübesi yaşanmıştı. Tabii red cevabı gelince Kavalalı Akka kalesini feth etti. Hatta üzerine gelen Osmanlı ordularını yenerek Kütahya’ya dayandı. Başta Osmanlı’nın yardım çağrılarına “kulak asmayan” İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın Rusya ile antlaşma yaptığını duyunca duruma el koydu. Önce Kütahya Antlaşması yapıldı ardından iki taraf da memnun olmayınca Londra Konferansı ile durum çözüldü. Bu antlaşma ile Mehmet Ali Paşa, sadece Mısır valisi olacaktı ama Mısır valileri Kavalalı’nın soyundan gelecekti.
Kavalalıdan sonra hidiv olan Said bölgede önemli bir değişikliğe imza attı. Babası gibi reformlara devam eden Said ticaret gelirini arttırmak için Süveyş kanalını kurmayı planladı. Ancak kendi imkanları yetmeyince Fransızlardan yardım istedi. Fransız desteği ile kanal açıldı ama Mısır kanalın yapılmasında ekonomik olarak çok yıprandı. Ardılı İsmail ise bu sıkıntıları aşamadı. Önce Avrupa'dan borç aldı sonrasında ise Süveyş kanalını satmak zorunda kaldı. Tabi borçlar ödenmeyince Mısır’da da “duyun-u umumiye” kuruldu. Tabii bu durumun halk üzerindeki etkisi pek olumlu değildi. Gerçek Mısır halkı hem ekonomik bunalımlara hem de yönetimde farklı bir millet olmasına isyan etti. 1881’deki isyan Urabi İsyanı olarak bilinir. İngiltere tıpkı Roma gibi Mısır’a isyanı bastırmak amacıyla girdi ve ayrılması çok sonları oldu.
Krallık Nil Deltasında…
İngiltere’nin etkin olduğu yıllara Cromer yılları denir. İsyan için bölgeye giren İngiltere bölgede güvenliğe ve istikrara önem verdi. Süveyş Kanalı'nın hakimiyeti İngilizler’e geçerken bölgedeki İngiliz-Fransız çekişmesi İngilizler’in lehine döndü. Evelyn Baring ilk İngiliz konsül-generali olarak bölgeye atandı. Daha sonra adı “Lord Cromer” olacaktı. Tarım ve demiryolunda önemli atılım yapsa da eğitimi paralı hale getirerek eğitim seviyesini düşürdü. Evelyn Baring sert müdahaleleri yüzünden görevinden alındı. Yerine gelen Sir Eldon Gorst başta yumuşak bir politika izlese de Birinci Dünya Savaşı’nda Mısır İngiltere’nin hamiliğine girdi.
Bölgedeki diğer ülkeler -İran haricinde- Birinci Dünya Savaşına kadar Osmanlı Devleti sınırları içinde kaldı. Yazının devam eden serisinde Ortadoğu devletlerinin Osmanlı Devleti’nden ayrılıp manda yönetimine girmesi ve Arap-İsrail sorunu gibi konular yer alacaktır.
abdurrahman ağa-atakhan galip

04 Nisan 2008 Cuma

başlarken...

önce kaos vardı. (ayrıntılı bilgi için tıklayın...) yazı hayatım değişikliklere maruz kalsa da devam ediyor. bu oluşumda da mukarnas'tan selimiye'ye doğru yol alacağım, tabii ki katkılarınızla. eminim aklınıza takılıyordur blogun başlığı.

715 yılında şam'da jüpiter tapınağının üzerine kurulan kilisenin yerine bir cami yapılır. şam emevi cami olarak biliniyor artık. yüzyıllar süren arap barışı çağında o cami örnek olmuştur, arap-islam mimarisine. birçok özelliği vardır bu mimarinin; mukarnas'da bunlardan biri. alıştığımızın aksine bu dönem camilerinde bir tane küçük kubbe vardır. ve bu kubbe mihrapın önündedir. en büyük özelliği halife yada valinin burada namaz kılmasıdır. yani ayrıcalıklı bir mekan anlayışı.

1574 yılında ise bir mimari dahi bir cami yapar edirne'de. cami anlayışı değişmiş, osmanlılar kubbeyi bizanstan esinlenerek büyütmüşlerdir. mimar sinan ise büyüyen kubbeyi tek yapmaya çalışıyordu. bütün camiyi kaplayan ve herkese eşit olan bir kubbe. gökyüzü gibi.

yazılarımın ve düşüncelerimin de öyle olmasını istiyorum. benim için olan bu kavramlar yavaş yavaş büyüyüp ve diğer düşüncelerle bütünleşip hepimizi sarmasını ve kapsamasını istiyorum. selimiye gibi büyük, eşit ve bağımsız...